Tarihin cilvesine bakın ki Rusya’da :‘’nasıl bir yoldan gidilmeli’’ diye Marx’a soran Vera Zasuliç, Marks’ın yanıt olarak yazdığı ama göndermediği mektubu daha sonra eline geçtiğinde Plehanov’la paylaşmış ama suskun kalınmıştır. Marks’ın uzun taslaklar hazırladıktan sonra kuşa çevirip yollamadığı mektuba dair ‘’sus payı’’nın etkisi nedir bilinmez. Engels’in çabalarına rağmen Rusya’da da yayınlanmamıştır mektup. Marksizm’in Rusya’daki mimarı Plehanov, Marks’ın ölümünün ertesinde ‘’Marks’a rağmen Marksizm’i’’ savunmuştur çünkü. İçinden geldiği Narodniklere karşı girdiği sert polemiklerde, ayrıntıları bir kenara bırakıp, ‘’Ortodoks Marksizm’’’in de temelini atmıştır. Marks’ın Vera Zasuliç’e yazdığı mektup da Narodniklerin savını ‘’belli şartlar altında’’ desteklediği için görmezden gelinmiştir. Marks’a karşı uygulanan bir nevi ‘’sansür’’ üzerine şekillenen bu tavrın devamcısı Lenin olmuştur. Diğer bir tabirle Rusya’da Marksizm temsil düzeyinde kurulmuştur ve Marks bu temsile uymamaktadır. (1)
Oluşan “Ortodoks Marksizm” Rusya’da devrim öncesinden Stalin dönemine kadar hep köylü sorununu tartışa gelmiş ve bu tartışma da tepeden inme bir kollektifleştirme ile piyasa sistemi NEP dışında üçüncü bir seçenek asla olmamıştır. Sanayileşme de dev adımlar atan SSCB için tarım sorunu baş ağrıtmaya devam etmiştir.
Kavramın Türkiye öyküsüne geri
dönelim: 68-71 dönemin de devrim
stratejilerinin damga vurduğu bir tartışma yürür. Mevcut akımların hepsi
Stalinist teorik çerçeveden beslenmektedir. ATÜT kavramı etrafında dönen
tartışma ise Türkiye’nin toplumsal yapısını anlamak için yeni bakış açıları
sunabilecekken kısa vadede politik
strateji yaratmaya uygun değildir. Bunda belki kavramın durgun toplumlar tasvir
ediyor olmasının da payı olabilir. Öyle ya içe kapalı ve statik toplumlardan
yakın zaman da devrim de beklenmez. Kıvılcımlı’nın ordu devlet tezlerinden
tutun Doğan Avcıoğlu’nun hayli kapsamlı tarih çalışmalarına kadar ortaya atılan
tüm tezlerin iktidar stratejilerine tarihsel dayanak yaratma özellikleri
olduğunu ekleyelim.
Bununla beraber politik acelecilikle malul olmayan , şemaların ülkemizde
ki toplumsal yapıyı açıklamadığını fark eden düşünürler farklı teorik
arayışlara girdiler. Kemal Tahir ve Sencer Divitçioğlu bunların başında gelir. Bu
tartışmalar da kilit nokta Osmanlı da ki toprak düzeninin feodal olmayışıdır. Feodalite kavramından ne
anlaşılması gerektiği daha geniş ve karmaşık bir konu olmakla beraber gerçekten
de Osmanlı da ki toprak düzeninin batılı bir feodalizmi ile uzaktan yakından
alakası yoktur. Osmanlı da toprak devletindir.Vergileri toplamak,asker sağlamak
ve üretimi sürdürmek üzere toprağın başına atanan Tımarlı Sipahi gibi
görevlilerin Batı Feodalizmin de olduğu gibi yargılama yetkileri yoktur. Kemal
Tahir Devlet Ana romanını bu zemin üzerinde şekillendirmiştir. Osmanoğulları
beyliği dönemini anlatan roman sınıfsal çelişkilerin henüz büyük boyutta
olmadığı bu döneme eşitlikçi bir paye vermektedir.
Burada
feodalite kavramı üstünde de kısaca durmak istiyorum. Belki kavramın batı
dillerinden doğu dillerine taşınırken yaşadığı dönüşümden belki de farklı
sosyal bilimcilerin farklı gözlüklerle bakmalarından kaynaklı olarak feodalizm
Türkiye de bir çok sol düşünür için
farklı şeyler ifade etmektedir. Bu konu da en zıt kutuplar Niyazi Berkes ile
Doğan Avcıoğlu’dur. Berkes kavramın yüzde yüz batılı anlamını kullanmaktadır:Senyörün
serf üstünde yargılama yetkisine kadar geniş hakları bulunan orijinal bir
toprak rejimi.Karşı görüşte olanların Osmanlı’nın son dönemin de ortaya çıkan
Ayan sınıfını Batı da ki feodalizm ile bir tutmalarına ise bu sınıfın aristokrat değil derebeyi olduğunu
söyleyerek cevap vermektedir. Avcıoğlu ise Osmanlı’yı incelemeden önce kavramı bambaşka
bir düzlem de ele almakta. Türklerin Tarihi kitabının Orta Asya ile ilgili
bölümlerin de Sovyet Araştırmacı B. Y. Vladimirtsov’un “Moğolların İçtimai Teşkilatı
Moğol Göçebe Feodalizmi” kitabını dolayısıyla “göçebe feodalizm”i kavramını
referans almaktadır. Kavramın batılı anlamın da göçebelik ile feodalitenin
uyuşmasına imkan yoktur. Anlaşılan burada kast edilen klanlar arasın da ve klan
içinde oluşan bağlardır. Günlük dilimize
“feodal bağlar” olarak giren kavram yada
Kürt aşiret düzeni hakkında yapılan feodal tanımlaması da burada ki
“feodal”i baz almaktadır. Bu iki zıt
kutup arasında Taner Timur gibi Osmanlı da ki mülkiyet düzenini bir tür ilkel
feodalizm olarak gören ara noktalar da mevcut.Kavramın karşılığı üzerine bu
bahsi uzatmadan kendi bakış açımı özetlemem gerekirse dikkat çekici olan nokta
şudur: Batı tipi Feodalizm (şimdilik bu tanımı kullanmak istiyorum) dünya da
Avrupa ve Japonya’dan başka hiçbir yerde yaşanmamıştır.Dolayısıyla istisnai bir
olgudur. Fakat batı merkezli şemaları kendi toplumsallıklarına yerleştirmek
isteyen Marksistler kaçınılmaz olarak kavramın içeriğini eğip bükmek zorunda
kalmışlardır. Burada tartışma kavramın ne ifade ettiğinden öteye geçmeli. Konu
klasik tarihsel aşamalar şemasından kurtarılmalıdır.
Tekrar ATÜT kavramına dönersek:
Beni hep üstüne düşünmeye
kışkırtan bu kavram hakkında yazmaya karar vermem İngiliz Marksist Pery
Anderson’un konu ile ilgili bir makalesi ile oldu. Mutlakiyetçi Devletin
Kökenleri kitabına ek olarak yazılan makale de kavramın Marx’ta ki gelişimi
daha önce hiçbir kaynakta bulamadığım kadar detaylı anlatılıyor. En ilginç
nokta da Marx’ın Grunderisse’de kavramı Asya ile sınırlı tutamadığını Meksika
ve Peru’da İspanyol fethinden önce ki
formasyonlara da yaygınlaştırdığını söylemesi. İlerleyen sayfalar da ise
kavramın kritik noktalarından biri olan köyün komünal mülkiyeti konusunda Marx
ın yanıldığına dair düşüncelerine gelir. İrfan Habib ve Daniel Thorner bu
konuda Anderson’un referanslarıdır.
Bununla birlike, işin aslına bakılırsa ne Babür ne de Babür sonrası Hindistanın’da komünal mülkiyetin o zamana kadar varolduğu yolunda hiçbir tarihsel kanıt yoktur.Marx’ın dayandığı İngiliz raporları sömürgeci yanılgılarının ve yanlış yorumlarının ürünüydü.Aynı şekilde,köylülerin toprağı ortak işlemesi de bir efsaneydi:erken modern çağda toprağın işlenmesi her zaman bireyseldi.Üstelik Hindistan köylerinin eşitlikçi olması bir yana ,her zaman kesin bir şekilde kastlara bölünmüştü ve toprağın ortak sahipliği ,alt kastları topraklarında kiracı olarak sömüren üst kastların sahipliğiyle sınırlıydı. (2)
Toprağın ortak sahipliğinin üst kastların sahipliğiyle sınırlı olması mülkiyet olgusunun Asya ve Avrupa da ne kadar farklı iklimlerde geliştiğini gösteren çarpıcı bir örnek. Nitekim Osmanlıda da toprak padişahındır ama aynı zaman da devletindir. Batı Avrupa dışında ki sınıfsal ilişkiler her zaman şabloncu düşünenleri zorlayacaktır.
komünal köy mülkiyetinin varlığı,fiilen sınıf öncesi yada sınıfsız bir toplumsal yapı ima ederken güçlü,merkezi bir devlet,tarihsel maddeciliğin en temel öğretilerine göre ,gelişmiş bir sınıf katmanlaşmasının varlığına dayanır.Bu ikisi aslında nasıl birleştirilebilir?Aynı şekilde,Marx ve Engels’in başlangıçta despotik devletin kamusal sulama işlerine verdikleri önem de ,daha sonra köy topluluğunun özerkliği ve kendi kendine yeterliliği üzerine yaptıkları vurguyla da oldukça çelişkiliydi:çünkü birinicisi tam olarak merkezi devleitn köylerde ki yerel üretim çevrimine doğrudan müdahalesini gerektiriyordu.Onların ekonomik yalıtılmışlığı ve bağımsızlığının en aşırı anti tezi. (3)
Konuyu daha önce ele almış olanlar bilirler,Sencer Divitoğlu ilgili kitabında hep köyün kendi kendine yeterliliği konusunu ele almış,bunun Osmanlıda ki karşılığını düşünmüş ve bir anlamda ATÜT kavramının klavuzluğunda Osmanlının özgüllüğünü anlamaya çalışmıştır.
Gel gelelim tartışma mülkiyet etrafında dönüp dolaşıyor ve tam da bu yüzden sonuca ulaşamıyor. “başka ne etrafında dolaşacaktı Marksizm buradan bakar diye bir düşünce içindeyseniz” tek yanlı ve ekonomist bir bakış içinde olduğunuzu söylerim. Asya tarihinin göçebe savaşçı toplulukları ile yerleşik medeniyetleri arasında ki ilişki bu coğrafyayı anlamanın kilit noktasıdır.İbni haldun’un bahsettiği gibi yerleşik medeniyet bir süre sonra durgunlaşır ve savaşçı kabiliyetleri daha güçlü olan göçebe topluluklara yenik düşer.Aslında bu ilişki klasik ilerlemeci tarih yorumlarının da tökezlediği noktadır.İleri olan durmadan yıkılmakta geri olan ise geriliğinden dolayı ileri geçebilmektedir. Medeniyeti fetheden göçebe topluluksa çoğu zaman fethettiği medeniyetin kültürü ile kaynaşmakta ve yeni bir imparatorluk kurmaktadır.Nitekim Osmanlı bu sarmalın ürünüdür.Hikmet Kıvılcımlı bu akışı Marksist külliyatla bağdaştırmaya çalıştı.Büyük saygıyı hak eden bu entelektüel çaba ileri geri ikililiğinden kurtulamadığı için göçebe barbarı ilerici yaptı. Ve ne yazık ki 60’ların siyasi ikliminde geleneksel Türk askeri yapısına ilericilik atfetmek hatasının gölgesinde kaldı.Konuyu bu kısır döngüden çıkartacak bakış açısı Asya’nın yerleşik toplumlarının güvenlik ihtiyacını görmektir.Merkezi devlet köylüye güvenlik vermekte karşılığında vergi almaktadır.Karatani bu ilişikiye C tipi mübadele der. Güçlü bir imparatorluğun kendilerini göçebe savaşçıların yağmasından koruması bu coğrafyanın köy toplumu için toprağın sahibi olmaktan daha büyük bir nimettir. Aynı şekilde vergi toplamakla görevli ara sınıfların Avrupa da ki senyörlerin gücüne ulaşamaması bu coğrafyanın batıdan farkı ile ilgilidir.Askeri güç Asya da bir kabile örgütlenmesi gerektirmektedir.Asya'nın güçlü merkezi devletleri ve vergi veren köylü toplulukları arasında ki bu ilişkiyi Haraçcı üretim ilişkileri olarak tanımlamayı daha doğru buluyorum.Kuşkusuz 600 yıl hükmeden Osmanlı’nın içinde burada özetlemeye çalıştığım sistemden uzaklaştıran merkez kaç dinamikler yer yer gelişmiştir(Ayan sınıfının oluşumu gibi).Zaten Osmanlı’nın Avrupa ile içe içe olmasının kaçınılmaz sonucudur bu.Fakat yine de devlet temellerinin haraççı üretim ilişkilerinden oluştupu muhakkaktır. Dolayısıyla ben bu metin de Osmanlının feodal olmadığı konusunda Divitçioğlu ve Kemal Tahir’e katılmakla beraber Asya Tipi Üretim Tarzı kavramı ile coğrafyamızı açıklamıyorum.Tartışmayı başka bir kavram düzlemine taşımayı öneriyorum:Osmanlı istisnai değildir fakat batı feodalitesini evrenselleştirenler Avrupa Merkezcidir.Osmanlı İbni Haldun da ki medeniyet göçebelik sarmalının yarattığı son büyük imparatorluklardan biridir.Bu yüzdendir ki çağının en ilerisi sonra ki çağın ise en gerisidir.
Asya
toplumlarının sınıf mücadeleleri tarihi yazılmayı ve değerlendirilmeyi
bekliyor.Bu yönde ilk çabayı gösteren,hazır şablonları kabullenmeyip
coğrafyamızın dinamiklerini anlamaya çabalayan Hikmet Kıvılcımlı’ya,Sencer
Divitçioğlu’na ,Kemal Tahir’e ne kadar teşekkür etsek azdır.
(1) https://www.ekdergi.com/gonderilmemis-mektup-marxtan-vera-zasulice/
(2) Perry Anderson Mutlakiyetçi Devletin Kökenleri
(3) A.g.e